4 Temmuz 2025
GİRİŞ:
Hürmüz Boğazı, küresel enerji güvenliği ve dünya ticaretinin devamlılığı açısından, alternatifsiz jeopolitik bir arterdir. Süveyş ve Panama kanallarının aksine, Hürmüz’ün herhangi bir ikamesi bulunmamakta; bu durum boğazı, uluslararası sistemin kırılgan dengesinin tam merkezine yerleştirmektedir. Abraham Lincoln’ün bir sözünü hatırlamak yerinde olacaktır: “Düşmanlarımızı dost yaparak mı yoksa onları yok ederek mi barışı sağlamalıyız?” Bu bağlamda, Hürmüz Boğazı gibi stratejik bir geçidin çatışma alanı değil, iş birliği platformu olması gerektiği ortadadır.
Bu stratejik konum, bölgedeki jeopolitik gerilimlerin ve uluslararası ilişkilerin doğal odak noktası hâline gelmiştir. Petrol taşımacılığı için alternatif bir deniz yolunun bulunmaması nedeniyle “kırılgan bir can damarı” olarak tanımlanan Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisinin korunması, küresel aktörler açısından öncelikli bir gerekliliktir. Basra Körfezi’ni Umman Denizi’ne bağlayan ve dünya petrolünün yaklaşık %20’sinin geçişine imkân tanıyan bu boğaz, küresel ekonomi ve enerji güvenliği açısından adeta bir denge eksenidir. Boğazın uluslararası deniz hukuku kapsamındaki statüsü, transit geçiş hakkını garanti altına alan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) düzenlemeleriyle teminat altına alınmaktadır. Her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri söz konusu sözleşmeye taraf olmasa da, uygulamada büyük ölçüde bu ilkelerle uyumlu bir tutum sergilemektedir. Ancak söz konusu sözleşmeye resmen taraf olunması, ABD donanmasının geçiş serbestisine yönelik hukuki zeminini daha da güçlendirecek ve müttefiklerinin deniz güvenliği beklentilerine daha sağlam bir dayanak oluşturacaktır.
Bu analiz serisi Hürmüz’ün kapanması senaryosunda, brent petrol fiyatlarından petrodolar akışına, uluslararası ticaretten, ülkelerin vergi gelirlerine, olası siyasi değişikliklere, oluşması muhtemel yeni iş birliklerine ve ülkelerin ekonomik dengelerine kadar geniş bir zincir etkili senaryolar üzerinde durmaktadır. Boğazın kapanması durumunda, ticari altyapı veya enerji sistemlerine yönelik siber saldırılar gibi hibrit savaş unsurlarının artması da öngörülen riskler arasındadır. Bu bağlamda Türkiye’nin TANAP, TAP, TürkAkım, Doğu Akdeniz LNG projeleri ve Irak-Türkiye boru hattı gibi alternatif koridorların neden hızla güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmelidir. Bu hususta Türkiye’nin uluslararası camiada desteklenmesinin, tüm dünya halklarının faydasına olacağının üzerinde durulmalıdır.
Neden sonuç ilişkisi kurulduğunda; tükettiğimiz yiyecek, içecek ve diğer tüm şeylerin üretimi için enerji kullanılmasından dolayı, fosil yakıtların üretim ve dağıtımdaki rolünün, enerji ve gıda fiyatlarında otomatik dalgalanmalara neden olacağı kolaylıkla anlaşılabilecektir. Örnek olarak, bir insanın Vietnam’da yediği sığır etinin fiyatı; bu sığırın yediği mısır yemi için kullanılan gübrenin üretimi, yemin işlenmesi, saklanması ve dağıtımındaki maliyetlerden ve bu gübrenin örneğin Arjantin’den Vietnam’a ithalatı sırasındaki navlun fiyatının değişiminden doğrudan etkilenmektedir. Öte yandan, Arjantin’den Vietnam’a giden rotalarda lojistiğin aksaması ise, bu tedarik zincirinin tamamen tıkanması sonucunu doğuracaktır. Amonyaktan üretilen nitrojen bazlı gübrelerin ham maddelerinden olan doğal gazın, gıda zincirinin güvenliğine direkt etkisi de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bu nedenledir ki sıkıntı, enerji güvenliğinin riske girdiği noktalar ile sınırlı kalmayacak ve küresel düzlemde güvenlik, enerji, gıda ve diplomasi krizini tetikleyecektir. Etkisi senelerce sürebilecek, böyle bir küresel krizin doğmasına kasıtlı olarak zemin hazırlayan aktörlerin, uluslararası toplumdan izole edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır..
Hürmüz Boğazı’nın yakın bölgeleri incelendiğinde, güvenli askerî üsler, tüm dünya için stratejik olan enerji ve sanayi tesislerinin, boğaza uzak konumlandırılmadığı anlaşılmaktadır. Bu husus, küresel aktörler açısından Hürmüz Boğazı’nın başıboş bırakılmasının mümkün olmayacağını göstermektedir. Diğer yandan uluslararası deniz hukuku çerçevesinde, Hürmüz Boğazı gibi uluslararası geçişler “transit geçiş” rejimine tabidir. Bu rejim, savaş gemileri dahil tüm gemilerin, engellenmeden geçiş yapma hakkını garanti altına almaktadır. Bu meyanda analizimizin devamında açıklandığı üzere, “Enerji Arzının” dünya için taşıdığı önem, “Hürmüz Boğazı’nın” İran için ifade ettiğinden daha az değildir. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması durumunda, birbirini tetikleyen krizler sonucunda, tüm yönetimlerin yeni yatırımlardan ziyade, ekonomik yaptırımlara yönelmek durumunda kalacağı ve farklı ülkelerin halklarının aynı sebepten dolayı sıkıntı yaşayabileceklerı öngörülmektedir.
I. HÜRMÜZ BOĞAZI’NIN JEOPOLİTİK YAPISI
Hürmüz Boğazı, İran, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Irak gibi petrol ve doğal gaz zengini ülkelerin dünya pazarlarına açıldığı bir geçittir. Boğazın kuzey kıyısında yer alan İran, boğaz üzerinde coğrafi bir üstünlüğe sahiptir. İran için boğaz, hem savunma stratejisinin hem de potansiyel bir caydırıcılık unsurunun önemli bir parçasıdır. Yakın tarih incelendiğinde, boğazı kapatma tehdidinin, İran’ın uluslararası müzakerelerde zaman zaman koz olarak kullandığı bir araç olduğu anlaşılmaktadır.
Kart oyunlarındaki “en kötü el bile doğru oynanırsa rakip için kâbusa dönüşebilir” kuralını hatırladığımızda; Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının oyunun tamamını bozan bir hamle olacağı açıktır. Zira Hürmüz’ün kapanması İran’ın kendi petrol ihracatı için de son derece büyük bir sorun teşkil edecektir.
Körfez Ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar, Bahreyn), petrol ve doğal gaz ihracatları için tamamen Hürmüz Boğazı’na bağımlıdır. Boğazın kapanması, ekonomilerine doğrudan ve yıkıcı bir darbe vuracaktır. Körfez ülkeleri bu nedenle bölgedeki istikrarı ve seyrüsefer güvenliğini desteklemektedirler. Küresel Enerji Tüketicileri (Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore, Avrupa ülkeleri ve Asya ülkeleri), Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrolün yaklaşık %70’ini satın almaktadır. Avrupa, Hürmüz üzerinden gelen LNG için önemli bir pazardır. Anılan ülkeler, boğazın kapanmasının küresel enerji fiyatları üzerinde yaratacağı olumsuz etkilerden ve tedarik kesintilerinden yüksek şiddette etkileneceklerdir. Diğer bir deyişle, boğazın kapanması, enerji arz güvenliği açısından salt bölge ülkelerini değil, Çin, Japonya, Hindistan, Avrupa Birliği ve ABD gibi büyük tüketici ülkeleri dahi direkt etkileyecektir. Bu nedenlerden dolayı, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, uluslararası barış ve refah için bir ön koşuldur ve Hürmüz Boğazı, deniz hukuku ve diplomasi açısından özel bir konuma sahiptir.
Bu bağlamda, 2025 yılı itibarıyla İsrail’in İran topraklarına yönelik saldırıları, Hürmüz Boğazı üzerindeki tansiyonu yeniden yükseltmiş; İran’ın sert karşılıkları bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirmiştir. ABD ile İran arasında yürütülen nükleer görüşmelerin hemen öncesinde yaşanan bu gelişmeler, enerji geçiş yollarının askerî risklere ne denli açık olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Irak, bu gerilimin merkezine henüz doğrudan dahil edilmek istenmese de, milis gruplar ve vekil güçler üzerinden yeniden çatışma sahası olma riskiyle karşı karşıyadır. Irak topraklarında İran’a yakın silahlı grupların varlığı, Hürmüz çevresinde yaşanabilecek bir çatışmanın Irak’a sıçrama ihtimalini artırma riski taşımaktadır. Bu durumda oluşabilecek devam senaryolar değerlendirildiğinde; İran’ın olası bir Hürmüz Boğazı kapatma hamlesi durumunda, ABD’nin Irak’taki üsleri hedef hâline gelebilir. Bu ise salt enerji değil, askerî lojistik açısından da Irak’ı bir kırılma noktasına sürükleme riski taşımaktadır.
II. VEKÂLET SAVAŞLARININ SINIR ÖTESİ YANSIMALARI
İran’ın Hürmüz’ü kapatması durumunda en ağır etkilenecek ülkelerden biri Irak olacaktır. Zira Irak, İran’la olan ekonomik ve enerji ilişkileri üzerinden ciddi bir bağımlılık geliştirmiştir. İran’dan elektrik ve doğal gaz ithal eden Irak, aynı zamanda İran’la ekonomik sınır geçişlerinde lojistik hareketliliğe sahiptir. Geçişlerin kısıtlanması, Irak’ın iç ekonomik dengelerini doğrudan etkileyeceği için, IKBY (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi) de etkilenebilecektir. İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarında IKBY topraklarının kullanıldığına dair spekülasyonlar, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ni, İran’ın potansiyel tepkilerine açık hâle getirmiştir. Bu durum, 1991 Körfez Savaşı’nda olduğu gibi, üçüncü tarafların çatışma zeminine dönüşmesine benzer şekilde, çok cepheli istikrarsızlık riskini taşımaktadır.
Son yıllarda, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) coğrafyasının, bölgesel ve uluslararası aktörlerin stratejik etkileşimlerinin yoğunlaştığı son derece kilit bir alan olarak ön plana çıktığı gözlemlenmektedir. Bu çerçevede, belirli bölgesel destek alan grupların, IKBY sınırları dâhilindeki bazı uluslararası askeri unsurlara yönelik zaman zaman gerçekleştirdiği eylemlerin, bölgenin jeopolitik konumunu daha hassas bir dengeye taşıdığı dikkat çekmektedir. 2019’un sonlarında Kerkük yakınlarındaki K-1 Üssü’ne yönelik olarak bir uluslararası sivil personelin hayatını kaybetmesine yol açan saldırı, bu tür etkileşimlerin bölgesel hassasiyetleri ne denli artırabileceğinin bir göstergesi olmuştur. Bu gelişmeler zinciri, 3 Ocak 2020’de yaşanan kritik bir olaya uzanan çok boyutlu bir sürecin parçasıdır. Benzer şekilde, 2021 ve 2023 yıllarında Erbil Harir Hava Üssü’ne yönelik roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları, bölgesel aktörlerin asimetrik kapasitelerini kullanarak stratejik mesajlar iletme eğilimlerinin devamlılığını ortaya koymaktadır. Bu eylemlerin, hem IKBY’nin iç güvenlik dinamiklerini etkilediği hem de uluslararası varlıkların bölgedeki konumunu sürekli bir değerlendirme odağında tuttuğu gözlenmektedir. Bu bağlamda, IKBY’nin, farklı bölgesel güçlerin dolaylı temas alanı olarak kullanılması, üzerinde stratejik bir basınç oluşmasına yol açmaktadır. Sahadaki bu tür dinamiklerin sürekliliği, Irak’ın iç siyasetindeki mevcut dengeleri daha da keskinleştirebilir. Nitekim 2025 Kasım ayında planlanan Irak genel seçimleri öncesinde yaşanabilecek bu tür etkileşimler, salt seçmen davranışlarını değil, aynı zamanda Irak’ın dış politika manevra kabiliyetini de derinden etkileyebilecek potansiyel taşımaktadır.
III. BRENT PETROL
Enerji arzının güvenliği, salt petrol yakıtların üretimi ile değil, ihraç edilebilme kapasitesi, diğer bir deyişle lojistiğin güvenliği ile de direkt ilişkilidir. Brent petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar küresel ekonominin sinir uçlarına direkt dokunma kabiliyetine sahiptir. İsrail-İran gerilimi bağlamında düşünüldüğünde, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrolün brent fiyatları üzerindeki etkisi daha da belirgin hâle gelmektedir. İran’a uygulanan yaptırımların yeniden sertleştirilmesi ve İran petrolünün piyasadan çekilmesi, salt fiziki arz değil, psikolojik piyasa baskısı da yaratacaktır. Bu bağlamda, İran’ın enerji ihracatına olan bağımlılığı göz önünde bulundurulduğunda, Hürmüz’ün kapatılması kendi ekonomisi için de yıkıcı bir adım olacaktır. Hürmüz’ün kapanmasının hiçbir rasyonel küresel faydaya hizmet etmeyeceği açıkça ortadadır. Ancak İran rejimi için bu adımın, özellikle iç baskıları dışa yönlendirmek amacıyla stratejik bir kart olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.
IV. HÜRMÜZ KAPANIRSA KÜRESEL EKONOMİ NASIL ETKİLENİR?
Hürmüz Boğazı’nda geçişin tamamen engellenmesi durumunda, bazı senaryolara göre Brent fiyatlarının 120–150 USD/varil bandına çıkabileceği değerlendirilmektedir. Bu senaryonun devamı olarak, navlun maliyetlerinde artışlar, lojistik zincirlerinde kırılmalar, sanayi üretiminde maliyet baskıları ve küresel ticarette daralma riskleri oluşabilir. Lojistik ve enerjiye dayalı tüm sektörlerde maliyetler artacak, gelişmekte olan ülkeler döviz baskısı ve ithalat maliyetlerindeki artışla zorlanacaktır. Küresel enflasyon yükselecek, ticaret hacmi daralacak, büyüme oranları düşecek ve küresel resesyon riski güçlenecektir. Küresel sistemin taşıyıcı kolonlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın kapanması senaryosu, jeopolitik sonuçları itibarıyla yalnızca enerji akışını değil, uluslararası güvenlik mimarisinin birçok parametresini eş zamanlı baskı altına alabilir. Bu ölçekte bir riski stratejik menfaat zemininde rasyonelleştirebilecek hiçbir fayda fonksiyonu yoktur; dolayısıyla Hürmüz’ün kapanması, matematiksel olarak küresel aktörler açısından negatife sabitlenmiş bir denklemdir. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması hâlinde tetiklenebilecek krizlerin, yatırım ortamını ciddi biçimde zayıflatması ve devletleri yeni yatırımlar yerine yaptırım araçlarına yöneltmesi muhtemel görülmektedir. Bu zincirleme etkinin, salt hükümetleri değil; farklı coğrafyalardaki toplumları etkileme, küresel düzeyde yaşam kalitesinde gerileme yaratma ihtimali görülmektedir.
V. TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI HUKUK İLE UYUMLU DİPLOMATİK YAKLAŞIMI
Türkiye, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan her zaman şeffaf, barışçıl ve hukuka saygılı bir geçiş rejimi sağlamış bulunmaktadır. Montrö Sözleşmesi ile güvence altına alınan bu uygulama, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası ticarette güvenilir aktör konumunu güçlendirmektedir. İran’ın, Hürmüz Boğazı’nı doğrudan ilgilendirmeyen meselelerde dahi bu hayati geçidi kapatma tehdidini stratejik araç hâline getirmesi, enerji jeopolitiğinde caydırıcılığın, sorumluluk duygusu ile kullanımının önemine işaret etmektedir. Buna karşılık Türkiye, deniz geçitleri konusunda daima uluslararası hukuka sadık, hesap verebilir ve adil bir diplomasi inşa etmiş; bu yönüyle enerji arz güvenliğinde salt coğrafi değil, normatif bir güvenli liman olarak konumlanmıştır.
Türkiye’nin TANAP, TAP, TürkAkım ve Doğu Akdeniz LNG projeleriyle oluşturduğu enerji arterleri; Hürmüz Boğazı’nın olası bir kapanması gibi senaryolarda, salt Türkiye için değil, küresel sistem için de stratejik bir cankurtaran halatıdır. Bu bağlamda, Türkiye’nin diplomatik istikrarı ve mühendislik kapasitesiyle desteklenen bu altyapı projeleri, enerji arzının sürekliliğinde bir istikrar çarpanı işlevi görmektedir. Türkiye’nin bu noktadaki rolünün uluslararası camiada teşvik edilmesi, salt bir devletin değil, tüm insanlığın refahına katkı sağlayacaktır.
Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı’nın (ITP) modernizasyonu, yaklaşık günlük 1 milyon varil kapasiteye yeniden erişilmesini sağlayabilir. Ceyhan Terminali’nin LNG işleme kapasitesinin artırılması, Avrupa’ya doğal gaz arzında iddialı ancak ulaşılabilir bir projeksiyon olan %8 seviyesine kadar katkı sağlayabilir. Doğu Akdeniz’de kurulacak entegre LNG merkezleri, Mısır ve İsrail gazını Avrupa’ya taşıyacak yeni bir rota oluşturabilir. KKTC limanlarının dönüşümü ise salt coğrafi değil, stratejik bir sıçramadır.
Rasyonalite, bu yatırımların diplomasiyle bütünleşmesinde yatmaktadır. Bu noktada Irak-Türkiye hattının modernizasyonu, Ceyhan LNG kapasitelerinin artırılması, Doğu Akdeniz’de enerji merkezleri kurulması tüm dünyanın enerji arzı güvenliği açısından son derece hayatidir. KKTC limanlarının lojistik üs hâline getirilmesi ise diplomatik bir vizyonu ve bölgesel barışı destekleyecek bir stratejidir. Mühendislik kabiliyetiyle enerji arz güvenliğinde alternatifler üreten Türkiye’nin, tüm dünya için güvenilir liman olduğu gerçeğine küresel düzeyde dikkat çekilmesinde fayda görülmektedir.
VI. ULUSLARARASI HUKUK PERSPEKTİFİ
Hürmüz’ün kapanması durumunda, BM Güvenlik Konseyi ve uluslararası hukuk mekanizmalarının deniz geçiş serbestisini korumak için diplomatik ve hukuki yolları devreye sokmaları beklenmektedir. Türkiye gibi mühendislik ve diplomasi açısından yüksek kabiliyet sahibi ülkelerin, hukuka dayalı barışçıl çözümler ve iş birliği modelleriyle bu sürecin yapı taşı olmaları beklenmektedir. Deniz hukukuna taraf devletlerin, transit geçiş serbestisinin korunması ve deniz ticaret yollarının sürdürülebilirliğinin sağlanması konularında çekince gösterecekleri varsayımı, hem pratik hem ilkesel düzlemde geçersizdir.
Zira bu devletler, UNCLOS rejiminin yarattığı normatif düzenin sürdürücüsü ve denizlerin serbestliğinin sistemsel garantörleridir; aksi davranış, doğrudan kendi deniz yetki alanlarına karşı da bir tehdit üretecektir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi UNCLOS, Hürmüz gibi boğazlardan engellenmeden geçiş hakkını ve transit geçiş rejimini garanti altına almıştır. Bu nedenle, seyrüsefer serbestisinin ihlalinin doğal sonucu olarak deniz ticaretinin sürekliliği tehdit edildiğinde, uluslararası hukukun müdahale mekanizmalarını harekete geçirilmesi ile sonuçlanması beklenmektedir. Böyle bir senaryonun, BM Güvenlik Konseyi’nin diplomatik girişimlerini ve deniz ticaretinin güvenliğinin sağlanmasına dönük uluslararası iş birliği arayışlarını gündeme getirmesi beklenmektedir
Türkiye’nin her zaman yapmış olduğu gibi; Hürmüz çevresinde yükselen jeopolitik türbülansı ve İran’ın Irak sahasında vekil aktörler üzerinden yürütülen asimetrik yayılım stratejisini çok boyutlu analiz eden üst seviye bir diplomatik pozisyon alması, bölgesel barış mimarisi açısından yapısal katkı sunacaktır. Bu çerçevede, Irak-Türkiye arasında kurumsallaştırılmış bir güvenlik iş birliği mekanizması, salt sınır güvenliğini tahkim etmekle kalmayacak; tüm harici vekâlet kartlarını etkisizleştirecek önleyici stratejik bir bariyer işlevi görecektir. Türkiye’nin enerji diplomasisinin ötesine geçerek güvenlik diplomasisi alanında da aktif rol üstlenmesi, bölgesel ve küresel denklemleri dengeye çekebilecek çok vektörlü bir müdahale kapasitesidir.
VII. KÜRESEL GÜÇ DENGELERİ VE İTTİFAKLAR
Hürmüz Boğazı’nın olası kapanışı, salt enerji hatlarını değil; bölgesel aktörlerin stratejik reflekslerini de yeniden kodlamaya zorlayacaktır. Petrol ihracatçısı ve ithalatçısı ülkeler, Batı ülkeleri, Körfez ülkeleri, Irak ve hatta İsrail dahil olmak üzere birçok farklı aktör, kendi pozisyonlarını yeniden kalibre etme ihtiyacı hissedecektir.
Böylesi yüksek gerilimli bir kriz ortamında, Tahran’ın bölgesel vekil aktörler aracılığıyla yürüttüğü politikaların potansiyel etkileşimleri, mevcut durumu daha da karmaşık hale getirme riski taşımaktadır. Ancak, sahadaki gelişmeler ve uluslararası dinamikler dikkatle incelendiğinde, bu yaklaşımda yapısal değişimlerin gözlemlendiği anlaşılmaktadır: Lübnan’daki bazı grupların zaman zaman zayıflayan operasyonel kapasiteleri, Suriye’deki İran’a yönelik belirli kısıtlamalar ve Yemen’deki Husi hareketinin artan uluslararası gözlem ve izolasyonla karşılaşması, bu bölgesel angajman modelinin eskisi kadar kapsamlı bir çevresel destek ve stratejik kaldıraç etkisi üretemediğine işaret etmektedir. Bu durum, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden uygulamayı düşünebileceği herhangi bir bölgesel baskı mekanizmasının, beklenen stratejik faydayı sağlama potansiyelini sorgulatıcı hale getirmektedir.
Bu bağlamda, Tahran’ın bölgesel angajmanlarının beklenen sonuçları vermemesi ve “Şii Hilali” olarak adlandırılan etki alanındaki potansiyel zayıflamalar, İran’ın iç siyaseti ve bölgesel stratejileri üzerinde önemli bir baskı oluşturması ihtimaller dahilindedir. Bu tür dış etkenlerin ve ekonomik sıkıntıların birikimi yalnızca bölgesel güç dengelerini değil, aynı zamanda küresel aktörlerin İran’a yönelik politikalarını da yeniden şekillendirebilir. Süregelen iç ve dış zorlukların birleşimi, Tahran’ın stratejik seçeneklerini sınırlayarak, ülkenin gelecek yönelimleri üzerinde kayda değer değişikliklere neden olma etkisine sahip olabilir.
Diğer yandan, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ihtimalinin yeni dengelerin oluşması için tetikleyici işlev görmesi beklenmektedir. Enerji arz krizleri yeni ittifaklar yaratmaktadır. Bu bağlamda, Körfez ülkeleri, Asya’nın büyük enerji tüketicileri ve Batılı ülkelerin enerji güvenliği odaklı iş birliklerini artırmaları beklenebilir. Uluslararası örgütler deniz ticareti güvenliği için yeni mekanizmalar geliştirebilir. Bu süreç, Türkiye‘nin enerji merkezi ve diplomatik köprü rolünü pekiştirmesi açısından önemli fırsatlar taşımaktadır.
VIII. ENERJİ LOJİSTİĞİ VE HÜRMÜZ
Enerji güvenliği kadar kritik olan bir diğer başlık da enerji lojistiğidir. Hürmüz Boğazı üzerinden geçen tanker trafiğinin durması, salt petrol akışını değil, LNG taşımacılığını da felç edecektir. Özellikle Katar’ın LNG ihracatının büyük çoğunluğu bu boğaz üzerinden gerçekleşmektedir. Hürmüz’ün kapanması, küresel LNG piyasasında derin sarsıntılara neden olacak; Avrupa’nın kış döneminde arz darboğazına girmesi gibi sonuçlar doğuracaktır. Türkiye’nin TANAP, TAP, TürkAkım ve Doğu Akdeniz’deki LNG terminal vizyonu bu noktada salt ulusal değil, uluslararası bir stratejik değer taşımaktadır. Bu projelerin lojistik sürekliliği, Hürmüz gibi tekil boğazlara olan bağımlılığı azaltacak ve çok merkezli bir enerji güvenliği anlayışına katkı sunacaktır.
SONUÇ:
Hürmüz Boğazı’nın kapanması, salt enerji piyasaları için değil, uluslararası sistemin temelini oluşturan serbest ticaret, diplomasi ve güvenlik mimarisi için bir stres testi olacaktır. Tüm bu değişkenler, İran’ın Hürmüz üzerinden kurmak istediği bölgesel baskı mekanizmasının, beklenen kaldıraç etkisini yaratamayabileceğini işaret etmektedir.
Türkiye, bu senaryoda sahip olduğu stratejik hatları, hukuki düzlemde uluslararası saygınlığı ve diplomatik birikimi ile birleştirerek, salt bir enerji merkezi değil, küresel sistemin sorumlu aktörü ve tüm dünyanın güvenebileceği liman olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin yapıcı eylem üretme, diplomasi ve mühendislik kabiliyetleri, bu kriz senaryosunu bir fırsata dönüştürebilecek ender aktörlerden biri olduğunu göstermektedir.
Hürmüz Boğazı’nın kapanması gibi küresel enerji arz güvenliğini derinden sarsacak bir senaryonun ve İran ile İsrail arasındaki tansiyonun tırmanmasının, mevcut İran ambargolarının küresel enerji piyasaları üzerindeki etkilerini daha da derinleştireceği aşikardır. Bu tür jeopolitik belirsizliklerin tetiklediği küresel enerji darboğazları, alternatif güzergahlar ve güvenilir tedarikçi arayışını hayati kılmaktadır. Bu stratejik bağlamda, Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası iş birliklerini çeşitlendirme potansiyeli kritik bir önem arz etmektedir. Örneğin, Karadeniz’de Romanya ve Bulgaristan ile enerji geçişi güvenliği anlaşmalarının yürürlüğe girmesi, hem bölgesel istikrara katkı sunacak hem de Batı’ya yönelik alternatif bir enerji koridoru oluşturma potansiyelini güçlendirecektir. Benzer şekilde, Doğu Akdeniz’de Yunanistan dışı aktörlerle (örneğin Lübnan, Mısır) kurulacak LNG iş birlikleri, bölgedeki enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine olanak tanıyarak, jeopolitik risklere karşı direnci artıracaktır. Asya’daki büyük enerji tüketicisi ülkelerle (Güney Kore, Japonya, Hindistan) ikili enerji güvenliği forumları düzenlenmesi, Türkiye’yi küresel enerji pazarında daha merkezi bir aktör konumuna taşıyacak, uzun vadeli ve rasyonel enerji kazançlarını somutlaştıracaktır. Ayrıca, TürkAkım, TANAP ve TAP hatlarının lojistik entegrasyonu için düzenlenecek mühendislik forumları, mevcut altyapının verimliliğini artırarak Türkiye’nin enerji transit kapasitesini maksimize edecektir.
Bu tür teknik ve diplomatik iş birlikleri, Türkiye’yi salt boru hatlarının ve transit noktalarının ötesinde, bölgesel istikrarın ve küresel enerji güvenliğinin anahtarı hâline getirecektir. Türkiye’nin her zaman gösterdiği bu proaktif ve dengeleyici yaklaşımları, jeopolitik risklerin minimize edilmesinde ve uluslararası enerji işbirliğinin güçlendirilmesinde somut rasyonel faydalar sağlayacaktır.
